Kürdün Kürtten başka dostu yok mu? | Orhan Miroğlu ile söyleşi

15.02.2026 medyascope.tv

15 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Araştırmacı, yazar ve siyasetçi Orhan Miroğlu'yla yine bir aradan sonra birlikteyiz ve kendisine çok net bir soru soracağız. Onun üzerinden bir yayın yapacağız. Kürdün Kürtten başka dostu yok mu? Ne dersin Orhan, yok mu?
Orhan Miroğlu: Ya bence var. Yani Kürdün Arap dostu da olur, Türk dostu da olur, Laz dostu da olur, Çerkes dostu da olur. Laz damadı olur, Laz gelini olur. Efendim, Arap damadı olur, Arap gelini de olur. Yani Kürdün elbette ki dostu olur. Ama tabii bu tür argümanlar genellikle milletlerin tarihinde, Ruşen, yenilgi dönemlerinin ürettiği argümanlar. Bizim hiç unutmuyorum Diyarbakır Cezaevi'nde bu Esat dönemi bitince yüzbaşı Esat gitti; onun yerine Abdullah isminde bir yüzbaşı geldi. Şimdi soy ismini hatırlamıyorum. Tartışmaya, tarih konuşmaya çok meraklı biriydi. Gelirdi böyle hücrelerin önünde dururdu. Ondan sonra bizi bir şekilde bu tartışmalara davet ederdi ve başlar başlamaz derdi ki: "Türkün Türkten başka dostu yok." Halbuki biz öyle bir haldeydik ki aslında onu bizim söylememiz çok belki normal sayılabilirdi, doğru sayılabilirdi. Bu içe kapanma dönemleri, verilen mücadelelerin karşılığının görülmemesi, yenilgi psikolojisi, hayal kırıklıkları, ne bileyim toplumsal mağduriyetler; bütün bunlar bu şekildeki sözlerle ifade edilir. Bu çok normal.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda Suriye'de son yaşananlar, ocak başından itibaren yaşananlar bayağı birtakım kırılmalar yaşattı ve sen de sürece bir şekilde, sosyal medya üzerinden çok açık net bir şekilde pozisyon aldın. İnsanlarla tartıştın, insanlar sana cevap verdi. Hatta sana saldıranlar oldu. Başkaları da var ama ben seni özellikle takip ederek söylüyorum. Oradaki mesele tam olarak neydi? Yani tabii ki Suriye'de Kürtler bir şey yaşıyor vesaire ve aleyhlerine birtakım süreçler gelişiyor. Ne oldu da bu tartışmalar oldu?
Orhan Miroğlu: Şimdi tabii aslında biraz geriye gidecek olursak belki Suriye için söyleyeceklerimiz daha doğru anlaşılabilir. Yani 2013-2014-2015’te biliyorsun Türkiye'deki çözüm süreci, PKK'nin Suriye'de bir alan arayışı, orada var olma gayreti bir şekilde akamete uğradı ve aslında orada bir sistem kuruldu. Yani tarihi konjonktür, jeopolitik tercihler; hem Amerika Birleşik Devletleri'nin olsun, Rusya'nın olsun, İran'ın olsun jeopolitik tercihleri, PKK'nin orada bir alan elde etmesine, bir yönetim biçimi inşa etmesine el verdi. Ama tabii bunun hep böyle devam edeceğine inanılıyordu ve insanlara da bu söyleniyordu. Yani ‘‘Biz artık burada demokratik bir özerklik kurduk; işte bu özerklik paradigmamız Türkiye'de netice vermemiş olabilir ama bu artık Suriye'de hayata geçen bir şey.’’ Şimdi bir kere Suriye'deki süreç nasıl sonuçlanmış olursa olsun, yani PKK paradigmaları açısından beklenen bir sonuç değil bu. Ama bu bir yenilgi midir? Bence bu bir yenilgi de değil. Çünkü Suriye Kürtlerini bu süreçten ayırarak sadece meseleyi PKK açısından yorumlamak çok doğru değildir, hatta hiç doğru değildir. Yani bugün işte görüyoruz, PKK'nin oradaki varlığı üzerine birtakım pazarlıklar yapılıyor. İşte bir kısmı şuraya gitsin, bir kısmı buraya gelsin. Demek ki başından beri savunduğumuz şey aslında doğrulanıyor. Neydi bu? Suriye PKK'si, Türkiye PKK'si gibi homojen bir örgütlenme, homojen bir paradigmayı öngörmüyor. Yani dini kanaat önderlerinden tutun da Kürt milliyetçiliğini bugüne kadar Suriye'de taşıyan her kesim orada Kürtlerin bir şekilde bir varlığının olmasını — kendi kendini yöneten otonom mu diyeceğiz, ne diyeceksek — böyle bir talep ile bu örgütle bir şekilde bütünleşmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla bunları birbirinden ayırmak ilk etapta kolay olmayacak diyorduk. Şimdi tabii ortaya çıkan netice aslında Türkiye'de devletin demeyeyim, devlet mutlaka bunu hesaplıyordur. Yani benim senin bildiğimiz şeylerin ötesinde mutlaka bilgilere sahiptir. Ama devletin ve bilhassa AK Parti iktidarının, hatta Cumhur İttifakı da diyebiliriz, onun periferisinde duran insanlarda anlaşılmaz bir biçimde bir neo-İttihatçı eğilim belirdi. Yani işte Suriye diyorsun; "süpürüp gitsinler" diyor. Kobani diyorsun; "ordu girsin Kobani'ye" diyor. Ne bileyim işte, Nusaybin'de sınırı açalım diyorsun, Nusaybin ve Kamışlı arasındaki sınırı, buna sürekli itiraz ediyorlar ve biz bunu tanımladık, yani ben şahsen kendi açımdan. Sebeplerini de az çok konuşabiliriz seninle ama bir kere bunun peşinde koşanlar, yani bir süpürme harekâtıyla Suriye'yi deyim yerindeyse böyle anahtar teslimi almak isteyenlerin istediği şey Suriye'de gerçekleşmedi. Bu çok net, bu çok açık. Ama PKK'nin hayalindeki şey de gerçekleşmedi. Bunu da görmek lazım. Ve aslında Türkiye'de hâlâ çok konuşulan "Ya işte bu PKK ya da Öcalan muhatap alınır mı?" falan... Yani bunun Suriye'de aşıldığını gördük. Çünkü adamlarla görüşmeyen yeryüzünde neredeyse aktör kalmadı. Yani Amerikalılar görüştü hem de günde kaç sefer görüştü. Yine Erbil merkezli güçlü bir milli dayanışma meydana geldi. Bu milli dayanışmanın tamamen PKK'nin paradigmalarını desteklemeyi amaçlayan bir dayanışma olmadığını bilmemiz lazım. Suriye Kürtlerinin de işte Suriye yeniden inşa edilirken hak kullanma hakları var ve bu hakları uluslararası güçler — kimse bu güçler, yani Suriye'de kim belirliyorsa, biliyoruz biz aşağı yukarı, herkes biliyor, isimlerini saymayayım şimdi — garantiye almak durumundadırlar. Şimdi doğrusunu istersen yani batıdan başlayarak — batı derken Türkiye'nin batısını kastetmiyorum, yani Batı Avrupa'yı kastediyorum — batı dünyasından Suriye'deki sürece dair hissiyat, insanların sokaklara çıkması, insanların var olduğu kadarıyla diplomatik imkânlarını kullanması, şunu bunu araması, ne bileyim Tom Barrack'a yönelik eleştiriler vesaire... Bütün bunlar, aslında masa başında Kürtlerin hakları konuşulacaksa masa başındaki güçlerin sadece belirleyeceği bir mesele olmadığını yeterince ortaya koymuş olmalıdır diye düşünüyorum. Şimdi geçmişe gittiğin zaman mesela KDP'nin yenilgisini hatırlarsın; 73-74'te işte İran ve Cezayir Anlaşması’yla KDP yenilgiye uğradı. Vallahi kimsenin umurunda olmadı bu. Yani dünyada hiç kimsenin umurunda olmadı. İşte 40'lı yıllarda Mahabad kuruldu, yıkıldı; 11 ay falan sürdü. Kimsenin umurunda olmadı. Ama içinde bulunduğumuz dünya böyle bir dünya değil. Kimisi buna işte Kürt milliyetçiliği diyebilir, kimisi geç kalmış milliyetçilik. Her ne diyeceksek Kürtlerin nerede olurlarsa olsun hak kullanmalarından yana bir Kürt hissiyatı, bir Kürt siyasi tercihi söz konusu ve bu belki de hem Türkiye'nin hem ABD'nin gönlündeki Suriye'nin mot a mot, dört dörtlük gönüllerindeki gibi oluşmasını da engelledi diye düşünüyorum. Kötü mü oldu? Bence iyi oldu yani. Çünkü birbirinden çok uzak iki milletten bahsetmiyoruz Suriye'de. Yani düşünebiliyor musun? Selahaddin Eyyubi'nin mezarı Şam'da ya. Yani Şam'ı Selahaddin Eyyubi kendi ailesiyle yönetti ve bu önemli bir siyasi ve tarihi miras. Şimdi bu mirası Kürtlerin ve Arapların birlikte ama güncelleyerek tabii, yani çağın koşullarına uygulayarak ifa etmemeleri için hiçbir sebep yok. Soruların belki olacak, o yüzden burada keseyim. Yani Türkiye ile ilgili olup biten aşağı yukarı bu.

Ruşen Çakır: Şimdi sen Rudaw'a bir yazı yazdın Kürtler İçin: "Türkler-Kürtler ve İkinci El Zamanı." Svetlana Aleksiyeviç'in bir eserinden hareketle söylüyorsun. Diyorsun ki: "PKK'nin yarattığı bir tarihi uğurlamaya hazırlanıyoruz." Şimdi yazının tamamını okumadım ama bu spottan hareketle şunu söylemek istiyorum. PKK'nin yarattığı bir tarihi uğurlamaya hazırlanıyoruz ama onun da içinde olduğu bir şekilde uğurlanıyor. Öcalan var; örgütün belki yönetici kadrosu da şu da bu da entegre olacaklar, yurt dışındaki sürgündeki isimler gelecek. Yani bir örgütün devlet tarafından tasfiye edilmesi değil, örgütün kendi kendini feshetmesi. Bu ikisi arasında çok önemli bir fark olduğunu düşünüyorum, öyle değil mi?
Orhan Miroğlu: Tabii. Bu tabii ki çok önemli bir fark. Allah korusun yani PKK ayarında bir örgütün ne bileyim işte Sri Lanka'da falan tasfiye sürecinde bir imhayla karşı karşıya kalındı biliyorsun. Şimdi böyle bir şey olmuyor Türkiye'de. Hiçbir zaman olmayacağını da savunanlardanım. Yani hiçbir zaman devletin oturup PKK'yi toptan, Sri Lanka'daki örnek gibi yok etme gibi bir planının olmayacağını hep söyledik. Ama bazı arkadaşlarımız ki bu arkadaşlarımızın çoğu DEM’in yanında duran, periferisinde duran önemli aydınlardı, bugün de bakıyorum süreci hep onlarla götürmeye çalışıyor DEM hareketi. Onlar mesela "Türkiye önüne bir Sri Lanka modeli koydu, bunu uygulayacak" diyorlardı. Ben de şiddetle karşı çıkıyordum buna. Şimdi bunun olmadığını gördük. PKK gibi bir hareketin, Türkiye'nin50 yılına mal olmuş ve Soğuk Savaş koşullarında oluşmuş bir hareketin tarihe karışmasını; Berlin Duvarı'nın çöküşü ya da Sovyetler Birliği'nin dağılması gibi bir hadise olarak görmek mümkün diye düşünüyorum. Çünkü hep söylüyordum; PKK açıkçası Soğuk Savaş döneminde kurulmuş, o dönemin işte koşullarına göre kendisine bir program uygulamış ve o program gereği de şiddete, teröre dair stratejiler geliştirmiş bir hareketti. Ama bunu yaparken de Ruşenciğim, ayrıntısı çok önemli bunun, hiçbir zaman tek başına hareket etmedi. Yani Türkiye'nin siyasi konjonktürü, Suriye'nin siyasi konjonktürü ve iç çatışmaları, iç iktidar çatışmalarında PKK her zaman hesaba katılan bir hareket oldu. Şimdi aslında Öcalan İmralı'ya geldiği zaman, İmralı'daki ilk ifadelerinde bu tasfiyenin ipuçlarını görebiliyoruz. Ben buna PKK için "ifşa dönemi" diyorum. Yani bir sistem önce ifşa edilir, sonra sıra tasfiyesine gelir. Soljenitsin'i hatırlarsın; Aleksandr Soljenitsin. Sen iyi bir komünistsin, benden daha iyi bilmen lazım. Yani ‘‘Gulag Takım Adaları’’nı yazdı ve Sovyetler Birliği bence batıda ve bütün dünyada o kitapla birlikte ifşa oldu. Dolayısıyla Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki savunmaları buna benzer bir ifşaya yol açtı. Örgütün artık bu dönemde bu şekilde yola devam edemeyeceğini söyledi değil mi hatırlarsak? Türkiye'de işte özel statüye dayalı herhangi bir bağımsızlık fikri falan, bunların hiçbirisinin geçerli olmadığını; PKK'nin yürüttüğü eylemlerde genellikle kendisinin inisiyatifsiz kaldığını, PKK'ye sızmalar olduğunu vesaire vesaire... Yani bu işin tarihini merak edenler gidip o savunmalara tekrar bakabilirler. Şimdi bu ifşa döneminden sonra Öcalan şöyle bir laf etti hatırlarsın. Bunu daha önce de konuştuk seninle. Dedi ki: ‘‘Muhatap arıyorum.’’ Yani, ‘‘Evet elimizde bir örgüt var tasfiye edeceğiz, Allah kahretsin muhatabımız yok’’ falan dedi. Muhatap 2010 yılına kadar da olmadı İmralı'da. Muhataplar kimdi? Vallahi muhataplar Özel Harp Dairesi’nin generalleriydi. O generaller de Öcalan'a gidip, adam işte mesela diyor ki: ‘‘Silahlı güçlerinizi alın gidin, terk edin Türkiye'yi.’’ Kayıtsız şartsız bunu söylüyordu. Onlar gidiyorlardı mesela o generaller; ‘‘Ya 500'ü kalsın, hepsi gitmesin’’ ya da ‘‘Siz çok düşük yoğunluklu bir savaş yürütüyorsunuz, bu şiddette bir savaşla devlette muhatap bulmanız mümkün değil’’ diyorlardı. Şimdi bunları hatırlamak lazım. Ama şimdi bilhassa 2015'teki seçimlerden sonra yani bu PKK paradigmasının Türkiye'de bu haliyle yoluna devam edemeyeceği bir gerçeklikti. Ve bu gerçeklik bir yandan işte ne bileyim bir 10 yılını götürdü Türkiye'nin yine, nereden bakarsan bak. Şimdi 2025'teyiz. 2015-2025... Ama şimdi tekrar başa dönüldü ve bu örgütün tasfiyesi evet bir yandan Abdullah Öcalan'ın ama tasfiyeyi kolaylaştıracak misyonu itibarıyla da devletin önünde bir paket olarak duruyor. Yani hadise bundan ibaret. Benim ‘‘İkinci El Zaman’’a atıfta bulunmamın sebebi bilhassa şu, bugün tekrar hatırladım bunu: Şimdi Sovyetler Birliği zamanını Svetlana Aleksiyeviç kullanılmış bir zaman olarak tanımlıyor, hatırlarsın kitabı. Dolayısıyla bu kullanılmış zamanın yani ikinci el zamanın çeşitli kesimler tarafından — devlet, PKK, PKK'den beklentisi olanlar, PKK dışı Kürtler — nasıl kullanıldığına baktığımız zaman bir kere şunlar karşımıza çıkıyor: "Ya bu mücadele bunun için miydi? Buna değer miydi?" Yani geride 100.000 insan hayatını kaybetti vesaire. İşkenceler, şunlar, bunlar; bir kere ağır bir mağlubiyet duygusu, ağır bir hüsran ve tıpkı Svetlana Aleksiyeviç'in tarif ettiği gibi geçmişe bakıp özlem duymak. Yani mesela PKK saflarında bunu hâlâ görüyorum. Yani PKK'nin burnuna deyim yerindeyse toz kondurmamak; bir yandan entegrasyonu savunmak ama bir yandan da PKK'nin bu tarihi ve geçmişiyle entegrasyondan başarıyla çıkabileceğine inanmak. Doğrusunu istersen ben buna pek fazla ihtimal veremiyorum. PKK'nin dışında siyasi bir yapılanma olarak DEM’i bile görüyorum, izliyorum ve her değişim adımını da doğrusunu istersen çok takdir ediyorum ama çok büyük bir duraklama içinde. Yani yıkılan bir duvara sanki el sallamak gibi bir şey bu. İşte yıkılan bir duvarın altında kalmamaya çalışırsınız, kendinize yeni mekânlar inşa edersiniz. Ama şu da doğru: PKK'nin kendi geçmişine binaen bir gelecek talep ediyor olmasına da kimsenin itirazı olmaz, yoktur zaten öyle bir itiraz. Ama bu geleceğin geçmişin siyasi kültürüyle taşınamayacağını da PKK'yi yönetenlerin de DEM'i yönetenlerin de bilmesi lazım.

Ruşen Çakır: Bu söylediğin şeyler çok önemli ve bu süreçte Kürt hareketinin açıkçası ben çok da iyi bir sınav vermediği kanısındayım ve bu yüzden yaptığım eleştirilere de çok kızıyorlar ama biz yine doğru bildiğimizi söyleyelim diyorum. Şunu sormak istiyorum. Sen AK Parti'de milletvekili oldun, yöneticilik yaptın ve hâlâ daha içindesin diye biliyorum. Yanılıyorsam düzelt, partilisin.
Orhan Miroğlu: Bir üyesiyim o kadar. Yani şöyle söyleyeyim; son bir yılda, iki yılda aktif... Merkez Karar Kurulu üyeliği yaptığım zaman da yani fikirlerimi AK Parti kitlesiyle olsun, onun dışındaki insanlarla olsun paylaşma fırsatım doğrusunu istersen çok resmî düzeyde kaldı. Yani ben ister DEM’de olayım ister AK Parti'de olayım, hem DEM'in hem AK Parti'in faydalanması gereken biriydim ama bu olmadı pek Ruşen.

Ruşen Çakır: Şunu soracağım sana, sen konuya daha hâkim olduğun için. Benim şöyle bir gözlemim var; katılıyor musun yoksa yanlışı varsa nerede yanlışı var? AK Parti'nin içerisinde ciddi sayıda Kürt var. Ve bunlar normal zamanda baktığımız zaman kişisel hayatlarında da Kürt kimliğini saklayan insanlar değil. Yani böyle biliyorsun Türkiye'de yıllarca siyaset yapan, Kürt olup Kürt olduğunu söylemeyen insanlar vardı. Öyle değil; artık Türkiye'de Kürt olan, Kürt olduğunu söylüyor. Ama bu kişilerin büyük bir çoğunluğunun bu süreçte, ki 10 ay falan oluyor neredeyse, öne çıkmadığını, çıkmak için bir çaba içerisine de girmediğini gözlüyorum büyük ölçüde. Diğer taraftan da Kürt olmayan AK Partililer içerisinde, özellikle İslami gelenekten ümmet perspektifiyle bakanlar diyelim, onların da bu Türk-Kürt kardeşliği diye özetlenen sürece çok da fazla angaje olmadıklarını görüyorum. Ben mi bir şey kaçırıyorum yoksa sen de böyle düşünüyorsan neden insanlar bu kadar ürkekler? Yani ben mesela gazeteci olarak tabii ki işim bu ama normalin çok ötesinde bu olaya kafa yoruyorum, konuşuyorum, şu yapıyorum, bu yapıyorum; doğrudan olayın tarafı olduklarını varsaydığımız siyasetin içerisindeki kişiler niye bu kadar ürkekler? Ya da ürkek değillerse düzelt.
Orhan Miroğlu: Söylediklerin genel olarak doğru. Katılıyorum ama meselemiz artık bir siyasetçinin Kürt olduğunu fark ettirmek falan değil. Yani eğer siyaset yapacaksa bu herhangi bir parti olur, hiç fark etmez. Yani Cumhuriyet Halk Partisi de olur, AK Parti de olur ama DEM de olur. Yani böyle bir ayrım akla gelmesin. Her partide bu temsiliyetin ne kadar işe yaradığına bakılır. Yoksa meselemiz AK Parti'nin içinde Kürt sayısını tespit etmek ya da CHP'de tespit etmek falan değil artık, yani bu saatten sonra değil. Bu belki kuruluşta, AK Parti'nin kuruluşunda zaman zaman Sayın Cumhurbaşkanının da övünerek bilhassa batı platformlarında söylediği bir şey vardı hatırlarsın: "Siz Kürt meselesi falan diyorsunuz ama benim partimde işte 70-75 Kürt milletvekili var." Bu doğruydu. Bugün de muhtemelen öyledir; belki 75 değildir, belki daha azalmıştır AK Parti'nin oylarının düşüşüyle birlikte falan, o ayrı bir mesele. Ama şimdi bu temsiliyetin ne işe yaradığı önemli. Bir hatıramı paylaşayım seninle. 2018'de milletvekilliği bitince üç defa Merkez Karar Yürütme Kurulu üyeliğine Sayın Cumhurbaşkanımız uygun buluyordu ve ben de orada görev alıyordum. Yani kongre oluyor mesela işte tebrikler başlıyor, bana gelen hem birinci dönemde hem ikinci hem üçüncü dönemde telefon görüşmelerinin ifade ettiği şöyle bir şey vardı: Mesela Diyarbakır'dan arıyor ya da Mardin'den arıyor; "Orhan abi tebrik ederiz" diyor, "Sana genel merkezde oda verecekler mi?" Bilmiyorum ne demek istediğimi anlatabildim mi? Yani bir temsiliyet arayışı bu. Yani ‘‘Sen isim olarak orada varsın ama benim işime yaraman için oraya geldiğim zaman seni görebileceğim bir odan olması lazım.’’ Bu temsiliyettir işte. Mesela geçen senenin programına katıldı Roj Girasun. Bizim çok takdir ettiğimiz bir gencimizdir. Dedi ki: "Ankara'da Kürt temsiliyetinin güçlenmesi lazım." Değil mi hatırlarsan? Öyle dedi yani. Şimdi ben de öyle düşünüyorum ama bu temsiliyeti güçlendirmenin yolu bol sayıda Kürt bulundurmak falan değil; niteliği önemli. Şimdi mesela ben bir Kürdün Avrupa'daki başarısı, bu Türkiye'deki başarısı, ne bileyim buna sevindiğimiz zaman bazı arkadaşlarımız sevindiğimiz kişide mutlaka bir kusur buluyorlar, o kusuru önümüze çıkarıyorlar. Ben sonuçta Dilan Yeşilgöz için böyle bir şey yaptım.

Ruşen Çakır: Onu soracağım. Onu ayrıca saklıyorum, sona saklıyorum. Onu şimdi harcama.
Orhan Miroğlu: Demek istediğim şey, şimdi bu AK Parti'deki suskunluk... Şimdi doğrusunu istersen AK Parti'de bir 10 yıl kadar ben siyaset yaptım, milletvekilliği yaptım ve iyi ki de yapmışım. Yani bu aldığım karardan hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Bu bana çok şey öğretti. Yani Türkiye'yi yöneten bir partinin yanında bulunmak, o yönetime ilişkin esaslara vakıf olmak bunlar bir siyasetçi için, hele hele bir Kürt siyasetçi için bence son derece kıymetlidir. Bunları inşallah önümüzdeki dönemlerde daha güçlü bir biçimde Türkiye yerine getirir ve bu bir memnuniyet yaratır her iki tarafta. Ama şimdi AK Parti'deki suskunluk derken şunu unutmamamız lazım. Benim gibi bir insan bile, şimdi yüzüme vuruyorlar. Hülya Koçyiğit'in bir filmi vardı, ona iyilik yapan bir adama en son dayanamıyor, gidiyor diyor ki: "Ya kolumu keseyim sana diyetini ödeyeyim" diyor, "Yeter" diyor. Şimdi biz de bu hale geldik. Bir milletvekilliği yaptık 3-4 yıl. Tamam, diyet mi istiyorsunuz siz? Ne yapalım yani? Şimdi bu tabii çok yanlış bir tavır. "Ya sen milletvekili oldun daha ne istiyorsun?" Hayır arkadaş, mesele Ali'nin Veli'nin milletvekili olması değil. Geldiğimiz yere bakıyorum; herhalde Dengir Mir Mehmet Fırat'tan sonra AK Parti'de "problem" gibi sunulan, problem değilim asla, ben bunu kabul etmiyorum, zannediyorum AK Parti'yi yönetenler de bunu kabul etmeyecektir, reddedeceklerdir; ama öyle bir sunuş oldu ki biz; ben, işte Hüseyin Hoca hatta Mehmet Metiner hepimiz AK Parti'deki kripto Kürtçüler olduk bir anda. Şimdi biz dışarıdayız; yani şu an AK Parti'de aktif bir görevimiz yok ama AK Parti'de aktif görevi olan milletvekili arkadaşlarımız dışarıdaki bu Kürt siyasi aktörler, üstelik AK Parti'yi tercih etmiş siyasi aktörler eğer kripto Kürtçü ilan edildiyse o zaman vallahi konuşmak Türkiye'de artık bir cesaret gerektirir, yani cesur davranmayı gerektirir. Bu da görülebilen bir şey değil. Bırak AK Parti'yi, CHP'ye bakalım. Ya biz burada hak etmediğimiz bir biçimde tanımlandık; işte "kripto Kürtçü" falan dediler. Sezgin Tanrıkulu da CHP'nin PKK'lisi oldu. Yani Bengi Başer diye bir hanımefendi profesör biliyorsun; bana da bu hanımefendi bir adamın gönderdiği kalaşnikoflu beyaz Toros'u retweetleyen bir hanımdır. Herhalde benim canımdan, bilmiyorum neyi kastediyorlar anlayamadım. Bu hanım mesela gece gündüz tweet atıyor Sezgin Bey için; Sezgin Bey'i PKK'li ilan ediyor. Barzani Cizre'ye geliyor; 30 yıldır, 40 yıldır devletin yanında durmuş bir aşiret ve o aşiretin şimdi parlamentodaki temsilcisi Arslan Tatar, Mesud Barzani'nin karşısına geçiyor, Kürtçe bir iki laf ediyor. Diyor ki: "Sen bizim amcamızsın, değerimizsin" falan diyor. Ya bir anda linç ediyorlar. Şimdi gel de böyle bir siyasi ortamda fikir yürüt. Şimdi bu Türkiye'ye kaybettirir. Şahsen bana hiçbir şey kaybettirmiyor kişisel olarak. Çünkü yani benim bu saatten sonra istikbal peşinde koşmak, "bir daha milletvekili olayım, şu olayım" böyle bir şey yok. Ama işte sana konuşan Kürt gençlerinin geleceğini, Türkiye'ye bakışlarını falan hep beraber düşünmek zorundayız. Ayrılığa gerek yok; ayrılığı besleyecek fikirlerden ziyade bir arada kalmamızı sağlayacak fikirlere ihtiyacımız var. O yüzden Türkiye'de hakikaten Kürt olmak çok zor deniliyordu. Yani bu zorluklar tabii ki birçok yönüyle hafifledi falan ama merkez partileri tercih ettiğiniz zaman bu zorluk daha da artıyor.

Ruşen Çakır: Peki oradan o zaman Hollanda'da Kürt olmanın kolaylığına geçelim istersen; şu Dilan Yeşilgöz olayı.
Orhan Miroğlu: Ruşen, Hollanda'da da Kürt olmak öyle kolay değil. Şimdi bu arkadaşlarımızın yanıldığı bir şey var. Dilan işte Başbakan Yardımcısı; biliyorsun altı bakanlık ona bağlı olarak çalışacak, yani onlardan sorumlu olacak daha doğrusu benim bildiğim.

Ruşen Çakır: Şimdi orada şöyle bir şey var. Dilan Yeşilgöz'ün babası senin de tanıdığın eski Kürt hareketi içindeki bir sendikacı.
Orhan Miroğlu: Tabii ki. Dostumdur, evet.

Ruşen Çakır: Hâlâ yaşıyor orada. 12 Eylül'de kaçıyor, ondan sonra eşi ve çocuğu bir şeyle kaçarak onlar da onunla birleşiyorlar ve sonra Dilan Yeşilgöz orada büyüyor, ediyor, evleniyor ve siyasete giriyor, parti lideri oluyor ve sonuçta da koalisyona giriyor. Ama biliyoruz ki Dilan Yeşilgöz Filistin konusunda Türkiye'deki kamuoyunu memnun etmeyecek birtakım görüşlere sahip, birçok konuda görüşlere sahip. Şimdi birileri bu yönüyle Dilan Yeşilgöz'e antipatik bakıyor diyelim; yumuşak söyleyeyim. Ama birileri de bunu bir başarı öyküsü olarak, bir Kürt kadının başarı öyküsü olarak sahipleniyor ve orada bir kavga çıkıyor. Sen de bayağı dayak yedin.
Orhan Miroğlu: Evet, bayağı bayağı. Şimdi Yücel bizim grubumuzda olan bir arkadaştı. Biz kimiz? Bizim grubumuz ne? İşte hep söylüyorum, bir daha söyleyeyim: Kemal abimizin yani Kemal Burkay'ın kurduğu bir partinin mensuplarıydık biz. Zannediyorum Yücel'in de böyle bir siyasi tercihi söz konusuydu. Ve 12 Eylül geldi. Biz yakalandık, Diyarbakır Cezaevi'ne koydular bizi. Yücel ve başka arkadaşlarımız da Kemal abi de dahil bir şekilde Türkiye'den uzaklaştılar. Yani 12 Eylül faşizminden uzak bir ülkeyi tercih ettiler, Avrupa'ya gittiler vesaire. Yücel yıllar sonra, benim ilk anı romanım var "Dijwar"; Diyarbakır Cezaevi ve üç faili meçhul cinayeti anlatır, bunu okumuştu. Sonra haberleştik. Bir çevirmen buldu, Almancaya çevireceğiz kitabı. O çevirmenimiz de Almancasını 20-25 sayfa kadar yaptı, sonra ne oldu bilmiyorum vazgeçti, öyle kaldı proje. Yücel, edebiyata falan meraklı bir arkadaşımızdı; mafya ile ilgili bir kitabı falan da yayınlandı biliyorsun. Şimdi Dilan'la ilgili ben şunu söyledim, dedim ki: "Dilan, Dersimli ve Kürt olduğu için bu makamlar ona sunulmuş falan değil." Yani bu liyakata dayalı bir şeydir, Avrupa'da bu geçerlidir. Yani kimseye "İspanyol olduğun için hadi gel şunu yap" demiyor Avrupalılar ya da kimseye ne bileyim "Arap olduğun için..." öyle bir şey yok yani. Edward Said, Edward Said olmasını Arap olmasına borçlu değil. Yani bunları birbirinden ayırmak lazım. Dolayısıyla bu insanlarla dünyanın herhangi bir meselesi konusunda, yani Filistin meselesi konusunda da olsa, Kürt meselesi konusunda da olsa farklı düşünebiliriz ama bu başarı hikâyesini görmemize engel değil. Benim hemşehrim var biliyorsun, Nobel aldı; Aziz Sancar. Kimya Nobeli aldı. İsmini Cumhurbaşkanımız Mardin Havaalanı’na verdi, çok doğru bir tercih. Şimdi Mardinlilerin büyük bir bölümü buna itiraz etti biliyor musun? "Aziz Sancar'ı kimse tanımıyor, nasıl böyle bir şey yapılıyor?" falan filan. Ben tekrar tuttum o arkadaşlara da karşı koydum. Dedim: "Siz tanısanız ne olur tanımasanız ne olur? Bu insanı bütün dünya insanlığı tanıdı." Aziz Hocamız biliyorsun Atatürkçü fikirlere sahip ama bu onu sevmemize engel değil. Ne bileyim mesela İsmet Özel; İsmet Özel Kürtleri Türk olmaya, Alevileri Sünni olmaya davet eder, gece gündüz yapıyor bunu yani. Ama bu İsmet Özel'in şiirlerini sevmemize engel değil ki. Şahsen benim için engel değil. Bugün bir tarihçi arkadaşımla yine onun şiirini konuştuk. Almanların bir yazarı var Nobel ödüllü; Günter Grass. Gençlik yıllarında Nazi örgütlerinde falan çalışmış. Ama bu, Günter Grass'ı bütün dünyanın sevmesine engel değil çünkü o iyi bir yazar. Ne bileyim Hitler'in sevdiği müzisyenlerden tut da bilmem... Bu hep böyle gider. Dolayısıyla bu şekilde bariyerler konulmaz. Yani Dilan'ın Filistin'le ilgili görüşlerine katılmayabilirsiniz ama Dilan'ın temsiliyetin çok zayıf olduğu bir ülkede, yani Kürt temsiliyetinin, demin konuştuğumuz çerçevedeki tabii ki Kürt temsiliyetinin zayıf olduğu bir ülkede, hiç olmadığı demiyorum bak Ruşen, zayıf olduğu bir ülkede ve hâlâ bunu konuşan bir ülkede, ‘‘Nasıl olacak da Kürtlere temsiliyeti daha da arttıracağız, Ankara'da güçlendireceğiz?’’ denildiği bir ülkede, Hollanda gibi bir ülkede NATO'dan sorumlu işte Savunma Bakanı olması, diğer görevleri üstlenmesi bir Türkiyeli olarak herkesi sevindirmeli. Beni de sadece Kürtlüğü falan ilgilendirmiyor yani. Ben aynı zamanda Dersim'in hafızasını hatırladığım zaman bunu tabii ki bir başarı olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Dersim'in uğradığı felaketler, çatışma yıllarında... Ben 2007'ydi galiba bir Nevroz kutlaması için gitmiştim; 700-800 hane falandı o zaman Dersim. Bana dediler ki: "Burada her evden mutlaka dağa çıkan biri var." Şimdi böyle bir toplumdan çık, çok iyi bir eğitim gör, entegrasyon konusunda şeyin olmasın — tabii ki entegrasyon önemli — sonra kalkın deyin ki: "Ya bu Dilan aslında Filistinlilere salladığı için böyle yaptı." Hayır öyle değil, öyle değil. Orhan Pamuk'a hangimiz inandık? Yani "Ermeniler ve Kürt meselesi konusunda söylediği sözler nedeniyle Nobel verildi." Ben şahsen buna inanmıyorum, böyle bir şey yok dünyada. Dünyada standartlar var, liyakat var ve sistem böyle çalışıyor. Dolayısıyla bir arkadaşımız işi biraz daha ileriye vardırdı, dedi ki: "Bu bir Kürt hastalığıdır." Ben de dedim ki: "Ya Kürtlerin onurunu, başarısını görmek, kutlamak bir hastalıksa Allah bütün Kürtleri bu hastalığa tabi kılsın. İnşallah bütün Kürtler bu hastalığa yakalanır." Yani ne diyeyim?

Ruşen Çakır: Peki, başladığımız noktayla tekrar bitirelim. Soruyu tekrar soruyorum, bu kadar konuştuk tekrar bir özet geçelim: ‘‘Kürdün Kürtten başka dostu var’’ diyorsun. Ama...
Orhan Miroğlu: Var diyorum tabii ki. Diyorum işte; buna zor durumda kalan milletler. Şimdi buna bir milletin sürüklenmemesi lazım. Yani bu sadece Kürtlerin kendi iç hissiyatlarının doğurduğu bir şey değil; sebeplerin tetiklediği bir şey. Yani adam bizi içeri tıkmış, hücredeyiz, elimiz kolumuz bağlı; karşımıza geçiyor, diyor ki: "Türkün Türkten başka dostu yok." Yani bu kadar muktedirsin, bu kadar güçlüsün, daha ne istiyorsun kardeşim? Bize de diyorlar ya: "Ya milletvekili olmuşsun daha ne istiyorsun?" Ya arkadaş, mesele milletvekili olmak değil. Kaldı ki milletvekilliği... Benim kişisel hikâyeme bir gün birileri bakarsa yani o milletvekilliği tercihinin Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğan bir tercih olduğunu açıkça görürler. Ya çelik yelek giyerek insanlara gittik. Gittiğimiz dağ köylerinde insanlar karşımıza çıkmıyorlardı, konuşamıyorlardı çünkü. Bir köyde hiç unutmuyorum, "Niye çıkmıyorsunuz? Gelin konuşalım" falan dedim. "Ya nasıl konuşacağız?" dediler. Bir adamcağız da benimle Türkçe konuşuyor. Bir arkadaş dedi ki: "Ya Orhan Bey hem Arapça hem Kürtçe biliyor, istediğin dilde konuşabilirsin." Ne dedi biliyor musun Ruşen? Hiç unutmuyorum bunu. "Bu dağlarda başımıza öyle hadiseler geldi ki, öyle eziyet çektik ki, artık ben Kürtçe konuşmak istemiyorum" dedi. Yani adamı kendi dilinden soğutmuşlar. Şimdi böyle düşünen bir adam tabii ki bir adım sonra "Kürdün Kürtten başka dostu yok" diyebilir o kuşatılmışlıkla.

Ruşen Çakır: Soruya ben cevap veriyorum, bitiriyorum: Vallahi ben varım. Başkaları da olduğuna eminim.
Orhan Miroğlu: Aynen. Aynen.

Ruşen Çakır: Ama şunu da söyleyeyim; Kürtlerin dostu olduğum için çok şeye maruz kalıyorum ama olsun. Kendimi bildim bileli böyle oldum, böyle olmaya da devam edeceğim inşallah.
Orhan Miroğlu: Ruşen, şimdi bir insan ömrü 70 yıl, 80 yıl, her neyse, belki daha kısa belki daha uzun. Ya geriye dönüp baktığın zaman bir iki dostluğun ancak oluyor zaten. Şimdi milletlerde dost most değil; milletlerde insani ilişkiler aranır. Yani dostlukla tanımlanamayacak ölçülerde zengin ilişkiler. Yani damat aranır başka milletlerden, başka dillerden, başka kültürlerden; gelin alınır, akraba olunur, kan kana karışır. Eğer bu ilişkiler hukuksuz kalmışsa benim senin gibi deli adamlar çıkar bir gün der ki: "Ya tamam bunlar çok iyi ama hadi gelin bunu bir de hukuka kavuşturalım" der. Olay bundan ibaret, başka bir şey yok yani.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Orhan yayın için. Çok sağ ol.
Orhan Miroğlu: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, araştırmacı yazar ve siyasetçi Orhan Miroğlu'yla "Kürdün Kürtten başka dostu yok mu?" sorusu etrafında güzel bir yayın yaptık. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
20.02.2026 Yine yeniden: Din elden gidiyor
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
19.02.2026 Edgar Şar ile söyleşi: İktidarın hedefi iç cepheyi tahkim değil iç politik dengeyi değiştirme
19.02.2026 Rapor bitti, süreç sürüyor
18.02.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek giderse neler olur?
18.02.2026 “Liderler zirvesi” toplanır mı? Toplanırsa ne olur?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı